Küresel İklim Krizi Moda Endüstrisini Yeniden Yapılandırıyor

31.01.2020

‘‘Sürdürülebilir’’ kelimesi neredeyse geçtiğimiz 10 yıl içinde sözlüğümüzde kendisine sağlam bir yer edindi. Moda tasarımcılarının bir PR hamlesi olarak görüp gündemde kalmalarını sağlayan bu yöntem, bugün bir trendin ötesinde zorunluluk olarak kabul ediliyor. Zira yaşayacak başka bir dünyamız yok. Yapraklardan bir tişört üretmekten çok daha büyük bir mesele bu. Sürdürülebilirlik, su kaynakları ve mülteciler gibi konuları da kapsıyor.

Yazı: Aykun Taşdöner

Kimi zaman bazı özlü sözler bağlamından koparıldığında amacına hizmet etmeyebilir. Artık aramızda olmayan Karl Lagerfeld’in söylemekten çok keyif aldığı şu söz gibi: “Endüstride söz sahibi olmak istiyorsanız, belirli bir yere gelmek istiyorsanız sürekli kendinizi yenilemeniz gerekiyor.” Zamanın ruhunu yakalamak ya da onu oluşturmak için yenilenmek şart. Ancak kimi zaman bu sürekli fazlasını istemek için yaratılan ortam olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Hele ki bu dünyayı negatif anlamda etkilediğinde… Oyunun içinde kalmak, daha başarılı olmak, çok daha fazla satmak, en zengin olmak… İşlerin çığırından çıkmasının nedeni bunlarla başlıyor hemen hemen.

Bugün dünyadaki kirliliğin, oluşan iklim krizinin en büyük nedeni petrol. Zaten kirli bir endüstri. Onu takip eden ise moda endüstrisi. Moda dergileri, kırmızı halının ışıltısı, güzel görünme isteği… Hepsi de şaşaalı bir hayatı işaret ettiğinden sonuç şaşırtıcı gelebilir. Ancak küresel çaptaki karbon emisyonun yüzde 10’undan 1.65 trilyon dolar değerindeki moda endüstrisi sorumlu.

Uluslararası araştırma firması MarketLine’a göre hazır giyim sektörü dünya genelinde geçtiğimiz yıl yüzde 5’lik bir artış gösterdi. Önümüzdeki dönemde yüzde 6 oranında bir büyüme bekleniyor. Bu şu demek oluyor: 2020’ye vardığımızda son 10 yıl içerisinde yüzde 60 civarında bir artış yaşandı.

Ellen McArthur Vakfı’nın yayınladığı son tekstil raporuna göre, her yıl oluşan atık miktarının değeri yaklaşık 500 milyar dolar ve bu kayıplar aynı oranlarda yaşanmaya devam ederse, 2050 yılında moda endüstrisi, karbon ayak izi bütçesinin dörtte birini doldurmuş olacak.

Çevreye duyarlı olmak

Biraz sayısal verilerle başlayalım. Son 20 yıl içerisinde satılan giyim ürünlerinde yüzde 40 oranında artış kaydedilmiş. Tabii tüm bu ürünlerin hazırlanması için 330.000 ton pamuk üretimi gerekiyor. Ancak ekolojik pamuğun üretimi bu oran içerisinde sadece yüzde 1’de kalıyor.

Lyst’in verilerine göre sürdürülebilirlik, vegan deri ve organik pamuk gibi ürün ve üretim aramalarında yüzde 47’lik bir artış kaydedilmiş. Bu oran 2018’i gösteriyor tabii. Zira sürdürülebilir olmak zamanın ruhunu özetleyen en güçlü trend bu günlerde. Peki, bu trend uğruna dünyaya zarar vermeye devam edebileceğimizi düşündünüz mü?

Yine Lyst’in raporlarına göre organik koton, geri dönüşümlü polyester gibi maddelerden sneaker üreten Veja’nın internette aratılma oranı yüzde 113 oranında artmış. Los Angeles çıkışlı Reformation ve Budapeşte merkezli Nanushka da yine Instagram dünyasının popülerleştirdiği ekolojik maddelerden koleksiyonlar hazırlayan markaların başında geliyor ve Lyst’e göre internet aleminde en çok aranan markalardan.

Eco fashion’ın tanımı sadece doğaya zarar vermemekle sınırlı değil. Aynı zamanda kullanıcısının sağlığını tehlikeye atmamalı ve en önemlisi de üretim sırasında o ürünün üreticisinin hiçbir şekilde zarar görmemiş olması anlamına geliyor. Dolayısıyla bir tişörtün sadece daha az suyla üretilmiş olması bir anlam ifade etmiyor. Fabrikada doğru çalışma koşulları sağlanmadığı sürece sürdürülebilir değilsiniz. Kısacası, organik yollarla üretilen ipek, ilaçlanmanın kullanılmadığı pamuklar, geri dönüştürülmüş tekstil ürünleri ve plastik şişeler, beyazlatıcının ya da diğer boyaların kullanılmaması gerekiyor. Üreticilerin çalışanlarına insan hakları çerçevesinde davranması, maaşların yeterli ve düzenli miktarda ödenmesi gerekiyor.

Karbon ayak izi

Karbon ayak izi ekolojik sürdürülebilirliği ölçen bir doğal kaynak muhasebe aracı. Dünya Yabani Yaşam Vakfı’na (World Wildlife Fund) göre Türkiye’de insanların bir yılda tükettikleri doğal kaynakların yeniden üretimi ve atmosfere saldıkları karbondioksitin tutulması için iki yıla gerek duyuluyor. Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) tarafından yapılan ekolojik ayak izi hesaplamalarına göre, bugünkü sürdürülebilir olmayan üretim ve tüketim kalıplarımızı devam ettirdiğimiz sürece 2050 yılına gelindiğinde üç dünya eşdeğerinde bir dünyaya ihtiyacımız var. Korkutucu değil mi? İşte bu yüzden dünyayı bir anda etkisi altına alan, Time’dan iD dergisine kadar herkes Greta Thunberg’e geleceğimizi emanet etmemiz gerektiğini söylüyor. Sadece 16 yaşında olan İsveçli Thunberg, okula gitmesi gerekirken meydanlara çıkıyor ve küresel ısınma değil, iklim krizi dememiz gerektiğini savunuyor. Tüm bu süreç de ona zaten Nobel adaylığı getirdi.

Türkiye, kaynaklarını göz önünde bulundurduğumuzda yenilenebilir enerji potansiyeli açısından oldukça şanslı bir ülke. Dolayısıyla geçişi maliyetli olsa da çevreci ekonomiye artık geçilmesi gerekiyor. Ancak elbette bunu sağlayacak şey de devlet destekleri.

Türkiye ne yapıyor?

Sürdürülebilir pamuk bu konu çerçevesinde en revaçta olan maddelerin başında geliyor. Talep ise Türkiye’de bu konu üzerine daha fazla düşülmesini sağlıyor elbette.

İHKİB verilerine göre Better Cotton olarak adlandırılan “İyi Pamuk” 2018 yılında Türkiye’de 135 bin 788 tonluk bir hacme sahip. Bugün 25 bin 974 hektar alanda üretime kavuşan Better Cotton, İyi Pamuk Uygulamaları Derneği’nin, Better CottonInitiative ile imzaladığı stratejik ortaklık anlaşması çerçevesinde yürütülüyor. Aynı zamanda 962 çiftçiye istihdam sağlıyor. 2015 yılında bu sayı 441’di. Better Cotton’un ne olduğuna gelirsek: Gübre, ilaç, su ve mazot gibi girdilerin kullanımı en uygun düzeye çekiliyor. Toprağın verim kaybı yaşamasına engel oluyor böylece doğal yaşamı koruyor

“İnsanları sürdürülebilir çözümler üretmeleri gerektiğine ikna edebilme gücüne sahip olmak” şeklinde özetleniyorsürdürülebilir bir gelecek için kimya yaratan BASF’nin misyonu. Bu bağlamda daha önce 81 İlde 81 Kimya Laboratuvarı projesini başlatmıştı şirket.

BASF 2020’e ulaştığımızda sera gazlarında yüzde 40 azalmaya gitmeyi, sürdürülebilir su yöntemlerinde de yüzde 100’lük kapasitede çalışmayı hedefliyor. Aslında amaç basit: Hammadde tüketimini azaltmaya teşvik; işlev ve dayanıklılığı sürdürülebilir kılmak. Bir sonraki adımda ise var olan atıkları ‘‘recycle’’ ya da ‘‘upcycle’’yöntemiyle yeniden kullanmak. Atıklardan enerji üretmek.

Geliştirdikleri Verbund isimli sistemle de her yıl toplamda 3,5 milyon ton karbondioksit emisyonunun doğaya salınımını önlüyorlar ve 1 milyar euro değerinde maliyet tasarrufu yapıyorlar. Aslında zaten her şeyin temelinde karbondioksit emisyonunu azaltmak var.

BASF sürdürülebilirliğe ekonomik, çevre ve sosyal sorumluluk pencerelerinden bakıyor. Kimya sayesinde inşaat sektöründe olduğu gibi tüm alanlarda sürdürülebilir olunabileceğini savunuyor. adidas’ın enerji artışını destekleyen “Infinergy” modeli de yine BASF’nin katkılarıyla piyasaya sürülmüştü.

Şirketin sürdürülebilirlikçalışmaları ise şu yolları takip ediyor. İlk başta ürünlerin ve proseslerin tüm yaşam döngüsündeki ekonomik ve çevresel avantajlarını ve dezavantajlarını inceliyorlar. Bunu ise çevre, sağlık ve güvenlik perspektifinden ele alıyorlar. Ardından da sosyal performansı değerlendirerek sonuca varıyorlar.

Büyük markaların adımları

Bugün hazır giyime yön veren, hızlı tüketim markaları olarak adlarını zikrettiğimiz H&M, Zara gibi markaların sürdürülebilir olması mümkün mü? Bu konu son yıllarda şeffaflık kavramıyla oldukça fazla iç içe geçmiş bulunuyor. 1990’lı yıllarda Uzak Doğu’daki çocuk işçiler ve sömürüye dayalı çalışma koşullarının gün yüzüne çıkmasıyla birlikte markalar birer birer şeffaf olma konusunda söz verdi. 2013 yılında çöken Rana Plaza’da hayatını kaybeden 1133 kişi ise yeteri kadar şeffaf olunmadığını hatırlattı.

Markalar bunca yıldır sadece genel görünümleri ve koleksiyonları üzerinde dursalar da baskılar sonucunda son birkaç yılda tedarik zincirleri konusunda şeffaf olmak konusunda adım attılar.

H&M oluşturduğu yeni protokol sayesinde müşteriler kumaşların tedarik edildiği yer, koleksiyonlarda kullanılan materyallerin hangi şartlar altında üretildiği ve üretim fabrikaları konusunda bilgilendirilecek. Markanın sürdürülebilirlik departmanının başında olan Isak Roth’un yaptığı basın açıklamasına göre H&M küresel ölçekte böyle bir adım atan ilk büyük marka. “Transparan politikaları takip ederek ve ürünlerimizin yapımı konusunda müşterilerimizi bilgilendirerek endüstrideki çıtayı yükseltip, insanları daha sürdürülebilir ürünler satın almaları konusunda teşvik ediyoruz.” H&M tarafından üretilen ürünlerin yarısından fazlası geri dönüştürülmüş materyallerden oluşturulmuştu. Bir önceki yıl ise bu oran yüzde 35 civarındaydı. H&M’in en son attığı adım ise uluslararası taşımacılık şirketi Maersk ile yaptıkları anlaşma. Maersk seçtiği bazı müşterilerinin üretimlerini karbon nötr biyoyakıtlar ile taşıyacak.

Her yıl düzenlenen Kopenhag Moda Zirvesi’nde iki yıl evvel 2020 Döngüsel Moda Sistemi Taahhütü imzalanmıştı. Buna göre Nike, Grind adını verdiği serisini fazlalık ve eski ayakkabılardan üretirken, adidas ise 2024 yılına kadar geri dönüştürülmüş plastikten yapılan ayakkabı sistemini hayata geçirecek. adidas ise sürdürülebilirlik konusuna, bu alanın neferi olarak adından bahsetmeden geçemediğimiz Stella McCartney ile yaptığı kapsül koleksiyonlar sayesinde adım atmıştı.

Koton bugün Türk hazır giyim sektörünün en önemli aktörlerinden biri. Bundan üç yıl önce sürdürülebilir olma hayaliyle markanın kurucuları Yılmaz Yılmaz ve Gülden Yılmaz’ın kızı Deniz Yılmaz bir projeyi hayata geçirerek Güneydoğu’daki kadınlara istihdam sağlamıştı. Projenin amacı, daha fazla kadını iş dünyasına katmak, kadınların sosyal olmasını sağlamak, Türk ve Suriyeli kadınlar arasında bir arkadaşlık bağı yaratmak ve günün sonunda hem kadınların hem de markanın kazanmasını sağlamaktı. Bu yeni iş modeli ilk aşamada Adıyaman’da Çok Amaçlı Toplum Merkezleri’ndeki (ÇATOM) kadınların el emeğini değerlendirdikleri Koton ürünlerinin üretilmesini sağlamıştı. Ardından, GAP Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP ve İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı da Koton ile işbirliği yapmıştı. Sonuçta sekiz ilde 18 ÇATOM’da 6.500 kadına 2 milyon liranın üzerinde gelir sağlandı.

Ocean Conservancy’e göre, yılda yaklaşık 8 milyon ton atık plastik denizlere karışıyor. Bu hızla gidersek, 2050 yılında okyanusta balıktan daha fazla plastik olacak. Türkiye ise Akdeniz’e kirlililiğini akıtan en büyük ülke. Üstelik, ihtiyaç duyduğumuz oksijenin yüzde 50–70’ini denizlerimiz üretiyor. “Amacımız denizleri korumak ve gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakmak için farkındalık yaratmak” diyen KOM Yönetim Kurulu Başkanı Ayşenur Cansız ise doğayı korumak için dünyadaki tüm büyük markaların girdiği seferberliğe dahil olduklarını açıkladı. KOMmottosu “Deniz Varsa Hayat Var” olan Deniz Temiz TURMEPA ekibiyle bir araya gelerek geri dönüştürülmüş sürdürülebilir mayo koleksiyonunu tasarladı. KOM ve TURMEPA’nın amacı, denizleri korumak ve gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakmak için bir farkındalık yaratmak. Bu amaçla tasarlanan mayo koleksiyonu geri dönüştürülmüş plastik atık ve balık ağlarından üretilmiş. Geri dönüştürülmüş mayo, yeni petrol çıkarma talebini ve toplam karbon ayak izini azaltırken, polyesterden yüzde 75 daha az karbondioksit emisyonu yaratıyor ve daha düşük bir çevresel etkiye sahip.

Sadece atık ürünler değil, üretim süreci de ekosistemi tehdit ediyor, kaynakları daha hızlı tüketiyor. Bir tişört ve kot pantolon üretimi için yaklaşık 20 bin litre su kullanılıyor. Sürdürülebilirlik çalışmalarıyla dünya tekstil ve hazır giyim sektörünün öncüleri arasına giren Taypa Tekstil de tamamı geri dönüştürülmüş malzemelerden oluşan ve ‘‘zero wash’’ yöntemiyle (yani çok az su kullanarak) yeni bir koleksiyon hazırladı. Dünyada tekstil sektörüne dönük sürdürülebilirlik çözümleriyle tanınan Lenzing iş birliğiyle geliştirilen ‘‘ECOlleciton’’ adlı koleksiyon tekstil atıklarının yarattığı soruna vurgu yapıyor.

2000 yılında koleksiyonlarında kullanılan kumaşların içindeki kimyasallara bir kısıtlama getiren Levi’s 2020’ye ulaştığımızda zararlı kimyasallardan tamamıyla arındıracak ürünlerini. Küresel İklim Stratejileri kapsamında ise 2025’e kadar karbon emisyonunu yüzde 90 oranında azaltacak, aynı zamanda yüzde 100 yenilenebilir enerjiyle çalışan fabrikalarda üretim yapacak. Bugün 17ülkede 193,000 kişiyle çalışan Levi’s aynı zamanda çalışanlarının sağlığı ve mutluluğu konusunda da WWB yani Worker Well-being protokollerini imzalamış bulunuyor. 2017 yılında sadece yüzde 34 oranında iyi pamuk kullanan Levi’s geçtiğimiz yıl bu oranı ikiye katladı. Seneyi kapadığımızda ise yüzde 100’ü hedefliyor.

Dezavantajlı üreticiler için tasarım ve adil ticaret platformu Joon ve yine dezavantajlı çocuklarla üretim yapan Incomplit de Türkiye’den sürdürülebilir olma yolunda büyük adımlar atan iki butik marka.

Raporlar ne diyor?

2009 yılında kâr amacı gütmeyen bir organizasyon olarak kurulan Global Fashion Agenda, “Sadece bir sonraki sezonu konuşmadığımız bir dünya,” mottosuyla yola koyularak moda endüstrisinde sürdürülebilir olabilmek adına büyük markalarla iş birliğine geçmişti. Kurumun CEO’su Eva Kruse geldiğimiz noktayı şu sözlerleözetliyor: “Sürdürülebilir olmak artık bir trend değil, şirketlerin iş modellerine dahil etmeleri gereken zorunlu bir yaklaşım.”

Global Fashion Agenda her yıl olduğu gibi yine Pulse of the Fashion Industry başlıklı raporunu yayınladı. Ve işte çıkardığımız bazı sonuçlar:

Rapor, 2019 yılında moda endüstrisinin sürdürülebilirlik konusunda attığı adımların sonucunda ilerleme kaydettiğini gösteriyor. Ancak bu konudaki gelişmelerin hızı 2018 yılına göre oldukça yavaş. Dolayısıyla atılan pozitif adımlar endüstrinin dünyaya verdiği zararları yeter kadar dengeleyemiyor.

Sustainable Development Goals’a göre 2030’a geldiğimizde küresel karbon emisyonunun yüzde 45 oranında azaltılmış olması gerekiyor. Ancak bu azalmanın 2010’da elde ettiğimiz verilere göre olması şart. Optimistik bir yaklaşımda bulunsak bile bu hızda ilerlediğimiz zaman durum pek de iç açıcı görünmüyor.

Yeni jenerasyon daha sürdürülebilir

Milenyallerin dünya görüşü ve sosyal medya kullanımı sayesinde tüketicilerin farkındalığının daha önce hiç olmadığı kadar arttığı da raporda belirtilen noktalar arasında. 2015 ile karşılaştırıldığında 2018 yılında sosyal medyada sürdürülebilir kelimesi tam üç kat daha fazla kullanılır olmuş.

Tüketicilerin satın alma alışkanlıkları üzerine gerçekleştirilen ankette ise katılımcılardan yarısından fazlasının artık yeni bir ürün alırken sürdürülebilir olup olmadığını kontrol ettikleri görülüyor. Ancak önemli bir detay var: Hâlâ tüketiciler sürdürülebilir olmayı bir ürün satın alırken en önemli kriter olarak göz önünde bulundurmuyor. Bunun yerine materyalin kalitesini ve estetik detayları inceliyorlar. Katılımcıların sadece yüzde 7’si baktıkları ilk şeyin sürdürülebilirlik olduğunu söylemiş. Bu oran artmadan da üretimciler de gerekli adımı atmayacaklardır.

Boston Consulting Group’un dünya genelinde yaptığı araştırmaya göre tüketicilerin yüzde 75’i mevzunun ehemmiyetinin farkında. Buna göre; tüketicilerin yüzde 38’i kullandıkları markayı bir kenara bırakarak doğa dostu olana doğru geçiş yapmayı tercih ediyorlar. Milenyallerde bu oran yüzde 48’de, Baby Boomer jenerasyonunda ise yüzde 28’de. Ancak genel tüketici grubunun yüzde 50’si doğaya daha saygılı bir marka çıktığı taktirde tüketim ve satın alma alışkanlıklarını değiştireceklerini söylüyorlar.

Yazılım hizmeti sağlayıcısı CGS’in, yaşları 18 ila 65 arasında değişen 1.000 kişinin katılımıyla gerçekleştirdiği çalışmada sürdürülebilir ürünlerin ve uygulamaların satın alma kararlarına etkisi araştırılmış. Bu çalışmaya göre, görece daha yeni bir tüketici grubu olmasına rağmen Z Jenerasyonu en çevre dostu tüketicileri oluşturuyor. Bu grubun yüzde 68’i geçtiğimiz yıl içinde en az bir adet çevre dostu ürün satın alıyor.